Farkonda
Farkonda

2015 yılının en iyi yabancı filmleri İlk 10’da hangi filmler var?

Sinema sektörü her geçen gün rekabetin sınırlarını zorluyor. Daha iyisini yapmadıkça karşılığını alamayacağının farkında olan yapımcı ve senaristler sınırları zorlayan türden eserlere imza atıyor. İşte size eleştirmenlerin gözünden 2015'in en iyileri

Sinema sektörü her geçen gün rekabetin sınırlarını zorluyor. Daha iyisini yapmadıkça karşılığını alamayacağının farkında olan yapımcı ve senaristler sınırları zorlayan türden eserlere imza atıyorlar. İşte size eleştirmenlerin gözünden 2015 yılının en iyi yabancı filmleri...

10. Amy
Sadece iki albüm yapabilen ve 27 yaşında öldüğünde alkolikliği ve savruk hayatının her yönü medyada yer bulmuş Amy Winehouse’un belgeselinde daha bilmediğimiz ne bize sunulabilir diye düşünebilirsiniz. Ancak Asif Kapadia’nın filminin ilham kaynağı da bu olmuş. Belgesel’in Winehouse’a bakış açısı o kadar samimi ve şaşırtıcı ki filmi izlerken sanki daha önce hiç görmediğiniz bir film yıldızını izler gibisiniz.

9.Clouds of Sils Maria
Olivier Assayas’in draması, Binoche orta yaş krizinin farkında olmayan, duyguların senfonisini toplayan müthiş bir karakter... Onun asistanı Kristen Stewart, Jane Fonda gibi bir performans sergiliyor... Assayas hayatın karanlık güçlerini, şiirsel bir sinema diline uyarlıyor..

8. Creed
Büyük ihtimalle izlemek isteyeceğiniz son şey başka bir Rocky versiyonu olacaktır ancak Ryan Cooger’ın yüksek voltajlı boks ptikodraması yılın belki de en ilginç patlamış mısır eşliğinde izlenebilecek filmi. Konusu standart ancak her karesi Coogler’in marifet gösterisi diyebiliriz. Apollo Creed’in oğlu olan Michael B. Jordan, yeni bir star ışığı yakalıyor ve derinlerdeki kırılganlığı orjinal Rocky’deki Sylvester Stallone’un performansına bağlıyor. Bu filmdeki Stallone, daha önceki haline göre kırgın ama boyun eğmemiş bir versiyonu. Eğer bunun artık bayağılaştığını düşünüyorsanuz Stallone’un bunu çok daha hisli bir hale getirdiğini söyleyebiliriz.

7. The End of the Tour
Tamamı konuşmadan oluşan ve hiçbir konusu olmayan bir filmin sizi koltuğunuzun ucunda nasıl tutabileceğini görmek istiyorsanız, James Ponsoldt’un ustalıkla akıp giden dramasına bir bakın. David Foster Wallace, kendi egomanisinin kıvrımlarında oldukça işkence görmüş, ancak kendini şöhretinin tadını çıkarmaktan mahrum bırakmış bir yazar. Jason Segel, sıradışı performansıyla, Wallace’i oynuyor. Başarıyı kaybetmek olarak görüyor. Jesse Eisenberg, Rolling Stone muhabiri onunda röportaj yapıyor. Ancak The End of the Tour tamamen Wallace’ın gizemli intiharı üzerine bir film.

6. Inside Out
Pixar’ın son on yıldır görülen en muhteşem filmi... duygularımızın bizim kim olduğumuzu ortaya çıkarırken nasıl birbiriyle savaşıp yönettiğini anlatan bir bakış... Riley ( Kaitlyn Dias) yetişkinliğe geçiş zamanında ailesiyle birlikte San Francisco’ya taşınır. Bu onu büyük bir kedere sürükler. Öfke (savaşçı Lewis Black), Korku (Bill Hader), Nefret (Mindy Kaling), Eğlence (Amy Poehler)... Riley’in beyni temelde bulunan Hüzün (Phyllis Smith) ile çatıştığı bir kumanda paneli haline gelir.

5. Trainwreck
Filmin adı ve reklam kampanyası, onu biz kızın hikayesi gibi düşünmenize neden olabilir. Ancak Amy Schumer’in, magazin yazarı kahramanı, işlev olarak tamamen rahatlatıcı bir fiyasko. Kültürünün ona öğrettiği her şeyi yapıyor ve hikaye bu göz alıcı ancak kaybedilmiş kızın yetişkinliğe geçişini konu alıyor. Amy gibi her zaman şen şakrak ancak gerçekten uzak değil. Bill Hader, her zeki ancak anti-sosyal kişi gibi, budalalıkla asaleti eşit yansıttığını gösteriyor.

4. Going Clear: Scientology and the Prison of Belief
Yönetmen Alex Gibney, başkalarının sitkom yaptığı sıklıkta belgesel çekiyor. Sonuçta da işleri mağdur oluyor ancak bu kaygı verici durumdan Bilimin gizemiyle kendini sıyırıyor. Film, ptikolojinin derin detaylarını anlatarak heyecan verici bir hikaye şüphesi oluşturuyor. Tom Cruise ve John Travolta’nın içine düştüğü ve daha pek çok sıradan insanın hayatlarını ve kimliklerini bu uğurda bıraktıkları L Ron Hubbard’ın basit kurgusu. Filmde ilk David Miscavige görünüyor. Scientology methodunu küresel bir para kaynağına dönüştüren karakter, Star Wars’taki Darth Varder’ rakip oluyor denilebilir.


3. Love & Mercy
Beach Boy’un kırılgan ve bir cümleyi kuramayan Brain Wilson’ını nasıl bir biyografik hikayeye dönüştürürsünüz? Bill Pohlad’ın parlak dramasında Wilson, öte taraftan melodileri duyduğu gibi aynı şekilde sesler de duyan melekvari bir kaçık olarak portre ediliyor. Paul Deno, genç Brain’ın tüm ışığını gün yüzüne çıkarıyor. Wilson orta yaşlara geldiğinde, istismarcı bir terapist olan John Cusack (Paul Giamatti)’ye bağlanıyor. Ancak eski Beach Boy halinden çok uzak, Say Anything’ten beri en duygusal performansını gösteriyor.


2. Mad Max: Fury Road
30yıl sonra yönetmen George Miller The Road Warrior’daki kalitesini yükseltiyor ve sonuç büyüleyici. Hiçbir aksiyon sahnesi bu denli hızlı ve öfkeli olmamıştı. Onları izlemek sanki kabus gibi bir ölüm sporu video oyunu izlemek gibi. filmin karanlık güzelliği keskin vuruşları. Tom Hardy’nin Max’i kim olduğunu yeniden bulmak için umutsuz çöküşte ve Charlize Theron yeni bir anaerkillikte dazlak bir avatar. Fury Road’un ruhu o ve öfkesi sizi yakmaya yetecek.


1.Carol
1950’lerin indigo modunda... Todd Haynes daha önce hiç bu kadar elegan bir açıdan tutkuyı resmetmemişti. 1952’deki Patricia Highsmith romanını kalp kırıklığı ile renklendiren romantik bir serüvene dönüştürmüş. Carol, baştan çıkaran bir kadın gibi görünse de sonra dan öğreniyoruz ki herşeyini kaybetmek üzere olan kendini adamış bir anne. Cate Blanchett, çok güçlü bir performans sergiliyor; mağrur, hassas, öfkeli ve keder dolu... ve Rooney Mara onu gerçek aşkı keşfetmesi için uyandırıyor. Carol bunu yüksek sesle ifade etmese de, film, Eski Hollywood bakışıyla özgürlüğün anlamını yansıtıyor.

HABERAKAR -
Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş YORUM YAZIN

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *